Konumunuz
Ana Sayfa > Köşe Yazarları > Kendi cellatlarına aşık olan kadınlar….

Kendi cellatlarına aşık olan kadınlar….

Dünya kurulduğu günden bu güne kadına biçilen rol, doğurganlık özelliğinden ve tüm canlıların dişilerinin daha narin yapıda olmasından dolayı, doğurmak ve çocuk büyütmek kadına, avlanarak, savaşarak ailenin beslenmesini sağlamak ise erkeklere düşen görev olmuştur.

Aslında kadının ikincilliği kutsal inanışa göre dahi Adem’in kaburga  kemiğinden yaratıldığı söylenerekte kutsanmıştır.

Tabi kadın ilerleyen çağlarda giderek daha ağır görevler üstlenmesine rağmen, hep erkeklerden alt statüde yer almış, baskın olan erkek kadını hep tarlada, evde, yatakta, mutfakta, atölyelerde, zamanla fabrikalarda kullanırken, işine de gelmediği için ikincillikten hiç eşit statüye kavuşamamıştır.

Tabi istisnalar vardır ama genel bir durumdan bahsediyoruz. Kaba kuvvet ve kutsal eril anlayış günümüze kadar uzanmış, hala varlığını sürdürürken, eşit olmak için kazanılan her hakkı bir zafer gibi gören kadın, kendi ikincilliğini de kabullenmiş olmuyor mu?

Hele ki doğu Müslüman toplumlarda, yanında ailesi ile stadyuma girebilmenin, yine yanında birisiyle araba kullanabilmenin ilk defa yaşanan hazzı, bu zafer olarak görülen en doğal insan hakkına kadınların müteşekkir olmalarını ve efendilerine daha büyük saygı duymalarını anlamak mümkün mü?

Elbette köleliği bir yaşam biçimi olarak gören toplumlarda bunu anlamak mümkün.

Buraya kadar, yani erkeğin istediği gibi bir kadın olabilecek kadar, kutsal inanışın sınırları içinde eğitilen kadın tipi var önümüzde.

Ve kutsal inançların kadına biçtiği rolü sorgulamadan içselleştirmiş, bunu kaderi olarak gören, aykırı düşünmenin sonunun cehennem, aykırı hareket etmenin ise ölüme varacak kadar cezanın caydırıcılığı da, çok etkin tabi bu rolü kabullenmede.

Ama kadının eşitlik mücadelesi hep vardı, kadının içindeki isyan hep vardı, Ortaçağın yıkılması, rönesansın kültür patlaması Avrupa’da daha özgürleştirmesine rağmen statü olarak hep kaba kuvvetin altında ezilmiştir ama mücadelesinden hiç vazgeçmemiştir. Yinede doğu toplumlarının kadınlarından daha şanslıydılar….

Osmanlı döneminin son dönemlerinde de ise aktif mücadele veren kadınlar vardı. 

“Nezihe Muhiddin, Halide Edip, Ulviye Mevlan, Mükerrem Belkıs, Nimet Cemil, Nebile Akif, Yaşar Nezihe gibi isimler kurdukları örgütler ve çıkardıkları yayınlarla, kadınların hakları için aktif bir mücadelenin içindeydiler.” (alıntıdır)

Nezihe Muhiddin 1923 yılında “Kadınlar Halk Fırkası” isminde bir parti kurmak istedi. Ancak TBMM  kadın-erkek ayırımcılığı yaptığı gerekçesiyle partinin kuruluşuna izin vermedi.

Bunun üzerine parti Türk Kadınlar Birliği’ne dönüştü ve kadınların seçme-seçilme hakkı için mücadele etmeye başladı.

Mustafa Kemal Atatürk, 1925’te Kastamonu’da yaptığı konuşmada şöyle der:

Toplumu kalkındırmak istiyorsak, izlememiz gereken daha emin ve daha etkili bir yol vardır. O da Türk kadınını çalışmalarımıza ortak etmek, hayatımızı onunla birlikte yürütmek, kadının, bilimsel, toplumsal ve ekonomik hayatta erkeğin ortağı, arkadaşı, yardımcısı ve koruyucusu yapma yoludur.”

Bu konuşma ile kadın-erkek eşitliği ilkesini açıkça ortaya koyan Atatürk, Birleşmiş Milletler’in, 20 yıl sonra kabul ettiği Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi’nin 1. ve 2. maddesi ile yayımladığı ilkeleri, çok daha önce dile getirmişti.

Mustafa Kemal’in ileri görüşlü ve çağdaş düşünceleri o günkü eğitimsiz, erkek egemen ve ağır din baskısı altında olan Türkiye’ye kabullendirmek hiç kolay olmayacağı belliydi.

Her ne kadar bir grup şanslı kadın, aldıkları eğitim ile bu düşünceler için mücadele ediyor olsalar da, eğitimsiz ve aydınlanma devriminin sonuçlarını almak için çok erken olan Ülkede halk nezdinde ve tüm kadınlarda karşılıkları yoktu. Günün koşullarına göre ise örgütlenmeleri hiç kolay değildi, karşılacakları sorunları bugün hayal bile edemezsiniz.

Yinede Mustafa Kemal’in çabalarıyla, kadınlara seçme ve seçilme hakkı pek çok Avrupa ülkesinden önce tanınmış olup; ülkemizde 3 Nisan 1930 tarihinde belediyelerde,26 Ekim 1933’te köy ihtiyar heyeti ve muhtarlık seçimlerinde, nihayetinde 5 Aralık 1934’te ise Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kadına seçme ve seçilme hakkı tanınmıştır.

Bu hakkın verilmiş olmasına rağmen kadının toplum içerisindeki statüsünde çok büyük bir fark yoktur. Hatta 1935 seçimlerinde parlamentoda kadınlar % 4.6 oranıyla dünyada 21. sırada iken, bugün %14.9 ile dünyada 91. sırada yer almaktayız.

% 22 olan dünya ortalamasının çok altındayız.

Nüfus artışı, eğitimin genişlemesi ile, sözüm ona ilerleyen toplum ve sonuç 1935 seçimlerinden daha geriye gitmişiz….

İşte Türkiye’deki aydınlanma devriminin özeti. O yıllarda yapılan aydınlanma atağı yarıda bıraktırılmış, gelişen çağa ayak uydurma demek olan, feodaliteden kurtulma yani doğunun rönasansı olan Cumhuriyet aydınlanma devriminin Emperyalizmin müdahelesi ile durdurulmuş olmasından kaynaklanmaktadır.

Türk islam sentezi masalının yaygınlaştığı Türkiye, 80’lere kadar kör topal geldikten sonra, o güne kadar yapılamayan şeyleri daha rahat yapabilme imkanı yakalayarak, toplumda ki dinsel etkiyi yükseltmeye eğitimi köreltmeye başlamıştır….

Amaç anti emperyalist düşünceyi kaybetmek, ABD Emperyalizme hizmet edecek gerici düşünceyi hakim kılmaktı. Böyle bir ülkede kadının kendi çağdaş kimliğini bulabilmesi ve bunun için mücadele edebilecek yığınları oluşturması mümkün olur mu?

Devletin yönetiminin Emperyalistlerin işbirlikçilerinin eline geçmesinden kaynaklı olarak, eğitimle yok edilecek cehalet aksine körüklenerek bilgili, özgür kadın yetiştirmek yerine, kaderine razı gelen, çoğunlukla okutulmayan, elinde var olan hakları ise yavaş, yavaş kaybetmekte olan ve bunun farkında olmadan, bu amaca hizmet eden geniş bir kadın kitlesi yarattı ülkede…

Ve bu insanların kadının en büyük güvencesi olan, laiklik karşısında tavır alması düşündürücü değil mi?

Yani kendi cellatlarına aşık olan kadınlar diyebilir miyiz? AKP iktidarı ülkeye bunu hakim kıldı…

Gerçek bir çağdaş eğitimden uzaklaşmanın, aydınlanma devriminden kopmanın, aydın erkekler ve kadınlar yetiştirmemenin bedeli ise; kadın cinayetlerini, tacizleri, tecavüzleri, töre cinayetlerini, halâ mal gibi satılmalarını, kadının toplum içerisindeki yerinin giderek geriye evrilmesini dolayısıyla bunun parlamentoya da böyle yansımasıyla açıklanabilir.

Önce eğitimi kadına ve erkeğe eşit vereceksiniz ki, eğitimli eşit kadınlardan ve erkeklerden, her şeyi ile eşit bir toplum yaratılsın.

Bugün sadece siyasi partilerde değil, yaşamın tüm alanlarında, erkek yöneticilerin izin verdiği kadar yükselebilir, onların izin verdikleri kadar söz sahibi oluyorsunuz.

Bu inkar edilemez bir gerçekliktir, bazı istisnalar dışında tüm egemenlik erkeklerin elindedir, çünkü sistem böyle öğretiyor ve onlar tüm alanlarda çoğunluktalar.

Tüm toplum önce eşit ve çağdaş öğretilerle eğitilmediği sürece, feodal zihniyet yıkılmadıkça, işbirlikçi değil anti emperyalist yurtsever anlayış ülkeye egemen olmadıkça, gericilikten, yobazlıktan, sömürüden, adaletsizlikten ne kadınlar, nede erkekler kurtulabilir.

Bugün binlerce yıldır süregelen ve halen yıkılamayan kadının ikincilliği bizim uygarlık alanında  ne kadar yol katettiğimizin resmi değil midir.

Suna Çınar…

 

Comments

comments

Bir Cevap Yazın

*

Top
Close