Konumunuz
Ana Sayfa > Köşe Yazarları > Ali Doğan > KODA

KODA


 

 

 



 

 


KODA

Bu şehirde bir şeyler oluyor.
Özellikle muhalefet kanadının önemli bir kısmının gözlerini kapattığı, görmediği, duymadığı bir dönemde birileri mücadele ediyor.
Size biraz bu olanlardan bahsedeceğim.
Size KODA’dan bahsedeceğim.

Önce biraz KODA’nın ( Kocaeli Dayanışma Akademisi) oluşum sürecini hatırlayalım.

2016 yılı hiç şüphesiz mevsim normallerinin çok üzerinde geçti. Ocak hiç olmadığı kadar üşüttü, Ağustos hiç olmadığı kadar kavurdu. Ve Eylül. Her zaman ki gibi yaprak döktü.
Bu defa kahverengi değildi renkleri, yemyeşil yapraklar süzüldü ülkenin üzerine.
Neredeyse her mevsimi normallerin üzerinde seyreden süreci doğuran temel, çok daha öncesine dayansa da kırılma noktası yaşandığında takvimler 7 Haziran’ı gösteriyordu. Bu tarih bir dönüm noktası olarak baz alındığında, sonrasında yaşanılan kaoslar zinciri ülkeyi her alanda yaralamış ve iktidarın en çok savunduğu! demokrasi kavramı artık yok olmuştu. Daha önemlisi insan hayatı artık hiçbir değer taşımıyordu.
Patlayan bombalar,
katledilen insanlar
ve ülkenin her yerinden hergün gelen ölüm haberleri.
Hepsi bu ülkenin insanı. Beşer onar düşüyordu toprağa iktidar hırsının acımasız gerçeğinin altında ezilerek.
Kimi zaman yüzer yüzer.
Bir savaş vardı ve insanlık suçu işleniyordu. Bu savaşı durdurmak için barış olmazsa olmazdı fakat savaşın baş aktörleri barışı konuşmayı, savunmayı yasaklanmıştı neredeyse. Sokağa çıkma yasakları, keyfi tutuklamalar sosyo-ekonomik hayatı kilitlemişti. Bizlerden de kaybolan hayatlara tanıklık etmemizi, alışmamızı istiyorlardı.
Tam da bu sırada hala yapılabilecek somut imkanlar vardı.
Ellerini taşın altına koyanlar vardı.
Barış İnsiyatifi kuruldu.
Ülkenin kana bulanan coğrafyasından artık ölüm haberleri gelmesin diye,
insanlar ölmesin diye,
ağıtlar yükselmesin diye.
Bu suça ortak olmayacağız! dediler.
Olmadılar.
Bu toprakların en kıymetli 1128 akademisyeninin imzaladığı bir bildiri yayınladılar.
Bir anda buz kesti ortalık ve hiç kimsenin tahmin bile edemeyeceği bir direnç mekanizması oluşmuştu artık.
Buradayız!
Ve bunu yaparken de herşeyi göze almışlardı. Çünkü sürecin mimarları faşizmi tarih kitaplarından okumamıza fırsat vermiyor, üzerine eklemeler yaparak hergün yaşatıyordu.
Faşizmin en büyük düşmanı örgütlü mücadeledir. Biz bunu daha önce defalarca yaşadık gördük, biliyoruz. Dolayısıyla karşılarında kendilerini yok edecek bir oluşumla karşılaştıklarında, sayılarının 1128 olması ve dahası hepsinin bilim yuvalarından çıkmayan, araştıran, sorgulayan, sorgulatan, biat etmeyen bir gelenekten geldiğini de hesaba katarak elleri kolları bağlanmış bir şekilde her zaman yaptıkları ve en iyi bildikleri yöntemi yani saldırma mekanizmalarını hayata geçirerek egale etmeye başlamıştı. Önce Erdoğan hedef gösterdi. Bildiri ve imza atan akademisyenler için “müsvedde”, “karanlık”, “zalim”, “alçak” gibi ifadeler kullanarak “ilgili kurumları gereğini yapmaya” çağırdı. Bunu yaparken de topluma terör propagandası olarak empoze etti.
Böyledir zaten.
Türkiye’de barış istemek, barışı savunmak terör suçu ile eşdeğerdir aynı zamanda! Ardından da yargıya talimat vererek, hukuktan uzak illegal yollarla kendisine biat eden sözüm ona hukukçular ve kendisine koşulsuz şartsız bağlı olan kolluk kuvvetleri ile söz konusu akademisyenlerle ilgili soruşturma ve gözaltı furyası başladı.
Serbest kaldırlar.
Dışarı çıktıklarında ise daha da güçlü bir sesle yine aynı cümleyi kurdular hep bir ağızdan.
Bu suça ortak olmayacağız!
Ve alışmayacağız,
kabul etmeyeceğiz
boyun eğmeyeceğiz…
Ocak ayı böyle geçti.
Haklarında devam eden soruşturmalar, yasal işlemler devam ederken üniversiteleri ve öğrencileri terk etmediler. Hiçbir zaman geri adım atmadılar. Öğrenciler de hocalarına hiç olmadığı kadar sahip çıktılar ve ortaya müthiş bir dayanışma örneği çıkardılar.
Bu dayanışma öylesine kuvvetlendi ki, söylenen yapılan her türlü hukuksuzluk artık sadece bir akademisyeni değil, öğrencilerini de karşısına almıştı.
2016 yılı bu şekilde devam ederken tarih 15 Temmuz’u gösterdiğinde devletin içine yerleşmiş iki “çete”nin iktidar savaşına tanıklık ettik. Bu nasıl bir darbe girişimi ve savaş halidir bilinmez iken Cumhurbaşkanı bunu Allah’ın bir lütfu olarak değerlendirdi. Çünkü hiçbir zaman elde edemeyeceği bir gücü de aynı zamanda eline almıştı.
Nedir bu güç?
OHAL!
Bunu da müjde! olarak açıklamıştı.
Başbakan bunun sadece devlet için bir güvenlik tedbiri olduğunu, yardımcısı ise sadece üç aylık, çok zor durumda kalınırsa ikinci bir üç ayla toplamda altı aylık bir süreç olduğunu açıklamıştı.
Bugün 5. defa uzatıldı.
Peki devleti mi kapsadı?
Gelin biraz da bunun üzerinde duralım.
OHAL i fırsat bilerek KHK ile ülke yönetme artık alışkanlık haline geldi ve bakanlar kurulunda keyfi gerekçelerle muhalefet hedef alınarak deyim yerindeyse tam bir cadı avına dönüşen KHK’lar serisi başladı.
Ağustos ayında 8 ay öncesine dönen iktidar FETÖ yü de bahane ederek yürüttüğü antidemokratik süreçte rotayı muhalefete çevirdi. Tam bir savaş başlamıştı. Üniversiteleri senato ve rektörlerle ele geçiren iktidar kendisine muhalif olan tüm akademisyenleri tasfiye çalışmalarına başladı. Ağustos ayının sonunda ise her üniversite yönetimi, barışı savunan tüm akademisyenlerin isimlerini yine bir darbe ürünü olan YÖK’e bildirmiş, YÖK de danışıklı dövüş oyununun sonunda ismi verilen tüm hocalarımızı ihraç etmişti.
Evet ihraç.
Bu da öylesine bir tarihte yapıldı ki ironiler ülkesine ancak bu yakışırdı.
1 Eylül’de ihraç edildiler. Dünya Barış Gününde.
Evet Dünya Barış Gününde barışı savunanlar işinden ekmeğinden oldular, özgürlüklerinden oldular.
Hepsinin ortak özelliği Barış’ı savunmaktı.
Ve hepsinin ağzında aynı cümle;
“Geri döneceğiz!”
Sonraları Nuriye ve Semih’i tanıdık başkentte.
İşini ekmeğini geri istedikleri için başlattıkları eylem geldiğimiz noktada ölümle burun buruna getirdi onları. Bedenlerini yatırdılar açlığa.
Dışarda Veli Saçılık ve diğerleri.
Elbette aileleri.
Yerlerde sürüklenen, tartaklanan aileleri.
17 yaşındaki kız çocuğunu sokak ortasında katledenleri ellerini kollarını sallayarak gezdirdikleri, fakat ekmeği için mücadele edenleri yerlerde sürükleyip tekmeleyip darp eden sistemin mimarlarıydı onlar.
Ankara’da bunlar olurken ülkenin dört bir yanında bir mücadele ağı, bir dayanışma platformları oluşturuldu.
Ve kentimizde.
Kocaeli’de.
İhraç edilen akademisyenlerin önemli bir kısmını oluşturan Kocaeli Üniversitesi de bu platformlarda yeni oluşumlar yarattı.
Önceleri barış için mücadele eden akademisyenler olarak tanıdık onları.
Kendilerine yönelik başlatılan cadı avı ile özellikle en geniş tanımıyla sol-muhalif olanları hedef alan, memleket tarihinin en büyük üniversite tasfiyesinin yol açtığı bir dizi tahribatın en çok etkilendiği pırıl pırıl insanlar onlar.
Adalet hissini yok ederek, keyfi tutumlarla insanların işsiz kalmasının, sosyal haklarının soyulmasının, medeni ölüme mahkum edilmelerinin önünün açılmasına rağmen hala mücadele eden insanlar onlar.
Tüm bunların yanı sıra daha korkunç olanın, akademik kurumların içinin boşaltılmasına, kendilerini sadece devlet memuru olarak gören, ücret karşılığı günün belli saatleri bir şeyler anlatan ve evine koşarak giden, iktidara ve yaptıklarına koşulsuz şartsız biat eden, onaylayan dünya görüşünü öğrencilerine anlatmaktan çekinmeyen yandaşların ( akademisyen demeye dilim varmıyor ) üniversitelere yerleştirilmesine karşı biz varız, biz buradayız diyen insanlar onlar.

Bütün milliyetçi, ümmetçi gerzevatın nefretini üstüne çekeceğini bile bile inadına mücadele eden insanlar onlar.

Kısıtlı ve zor şartlar altında imkan yaratarak birkaç metrekarelik küçücük alanlarda hala eşitliği özgürlüğü en önemlisi de bilimsel eğitimi anlatmaya çalışan insanlar onlar.
Önlerine her türlü engelleri koysalar da vazgeçmiyorlar.
35 yıldır insani ve maddi kaynağını tüketen bir savaşın destekçileri, barışın düşmanları, en temel hakları bile görmezden gelen otokratik bir düzenin teokratik bir zemine evrildiği şakşakçıları insanların evlerini başlarına yıkmakta beis görmeyip, ülkeye olan bağını koparanlar, bu insanları hain olmakla suçluyor.
Bunları görmüyorlar, duymuyorlar ve mesleklerini yapmaya devam ediyorlar.
Ger döneceklerini biliyorlar.
Ve öğrencileri.
Bu süreçte sessiz kalan, bu utanca ortak olan ve ortalaması iki puan yükselsin diye yapılan bu zalimliğe boyun eğen, faşizmi meşrulaştıran öğrenciler kadar hocalarını asla terk etmeyen, onları hiç bırakmayan öğrencileri ile.
Hocaları ve öğrencileri birleştiler. Bir dayanışma ağı kurdular. Yani özerk, bilimsel, laik, eşitlikçi ve özgürlükçü bir üniversite anlayışı temelinde bilimsel ve akademik çalışmalar yapmak üzere Kocaeli Dayanışma Akademisi’ni ( KODA ) kurdular.
İzmit’te her çarşamba Eğitim-Sen şubesindeki salonda derslerine devam ediyorlar.
Her geçen gün biraz daha büyüyorlar, umudu ve mücadeleyi örgütlüyorlar.
Öğrenciler ve katılımcılar üniversite dersliklerinde “kadının çalışması kadını köleleştirir” diyen akademisyenlerin hikayelerini dinlemek yerine buraya gelerek özgürlükçü, eşit ve bilimsel eğitimi almaya devam ediyorlar.
Her biri altın değerinde pırıl pırıl hocalar.
Kocaeli’de bu oluşuma destek olan kıymetli hocalarımız;
Bir gün mutlaka geri dönecekler.
Onur Hamzaoğlu,
Gül Köksal,
Veli Deniz,
Özlem Özkan,
Yücel Demirer,
Aynur Özuğurlu,
Hülya Kendir,
Cengiz Erçin,
Nilay Etiler,
Güven Bakırezer,
Kuvvet Lordoğlu,
Derya Keskin Demirer,
Hakan Koçak,
Aslı Kayhan,
Adem Yeşilyurt,
Ümit Biçer
ve daha nicesine sonsuz teşekkür ediyorum.
Ve öğrencileri.
Israrla ve inatla mücadeleye devam ediyorlar.
Güç veriyorlar.
Umut veriyorlar.

Çünkü biliyorlar.

Çünkü bitmedi.
Sürüyor o kavga,
Ve
sürecek.

Not: Bu yazı KODA üzerine bir tanıtım ve giriş olarak ele alınmıştır. KODA kentimiz başta olmak üzere ülkemizin geleceğine ışık tutan çok önemli bir meşale olduğunu ikinci yılında da göstermeye devam ediyor. İlerleyen süreçte bu oluşumun faaliyetleri, kıymetli akademisyenleri ve öğrencileri ile daha kapsamlı ve detaylı olarak ele alacağım.

Comments

comments

Bir Cevap Yazın

Top