Konumunuz
Ana Sayfa > Gündem > HDP sağlıklı bir şekilde, PKK’nın gölgesinde imajını yıkabilseydi…….

HDP sağlıklı bir şekilde, PKK’nın gölgesinde imajını yıkabilseydi…….



 

Gündemin yoğunluğu, Kuzey Irak Referandumu ve Suriye’de yapılan yerel yönetimler seçimleri olunca, ben de zaten uzun zamandır yapmak istediğim ama bir türlü denk gelmeyen röportajımı Ali Haydar Konca ile gerçekleştirdim.

Amaç bir sürü spekülasyonun ardında kalan gerçekleri ortaya koymak ve “Türkiye’de ne olmalı, nereye gidiyoruz?” noktasında fikir alışverişinde bulunmaktı.

Kocaeli Demokrasi Hareketi toplantılarında tanıştığımız ve düşüncelerini değerli bulduğum Ali Haydar Konca ağabeyim ile aslında zaman darlığı nedeniyle kısıtlı da olsa keyifli ve dolu bir sohbet gerçekleştirdik.

Merhabalaştıktan sonra “şununla başlayalım mı?” dedim.

 

 

Türkiye’de Kürt sorunu nedir? Nasıl bakmak lazım?

Aslında ben bu konuya Kürt sorunu demekten utanıyorum.

Ortada Kürt sorunu var demek abestir.

Temel sorun Türkiye’nin demokratikleşme sorunudur. Hiç bir ülkede uluslaşma süreci kansız olmamıştır. Acılar çekilmiş, dramlar yaşanmıştır.

Bu Avrupa’da da böyle olmuştur. Az gelişmiş ülkelerde sanayi devriminin oturmaması ile ilgili büyük sıkıntılar yaşanmıştır.

Bu doğuda çok daha sancılı olmuştur.

Kürt coğrafyası, emperyalistlerin o günkü çıkarları doğrultusunda, dört parçaya bölünmüş, Türkiye, Suriye, İran ve Irak olarak, sınırları cetvelle çizilen ülkelerin içerisinde bırakılmıştır.

Egemen sınıfların bunu kangrenleştirmesinden ve aslında giderek çözüm noktasından uzaklaştırmasından kaynaklanan bir sorun var.

Türkiye’deki, Kürtler bağımsızlıktan ziyade kolektif yaşam hakkı için bir talepleri var; eşit yurttaşlık, eğitim, kendi kendilerini yönetme gibi insani talepler.

Türkiye’deki Kürt yurttaşların bağımsızlık veya ayrışma gibi bir talebi yok. Temel sorun etnisiteye dayanan bir devlet anlayışının hakimiyetidir. Ve demokratik bir ülke olmaktan giderek uzaklaşmaktır.

Olması gereken Batılı standartlarda, kolektif hakların tanındığı, esnek bağlarla birbirine bağlı, kendini yöneten ve silahsız kavgasız kurulacak bir model olmalıdır.

Bu ülkede Kürt ve Türk ayrışmasının mümkünü yoktur. İç içe geçmiş, organik bağlarla birbirine bağlanmış insanlar, kimi kimden kopartacaksınız? nasıl kopartacaksınız?

Metropoller’de, doğuda, batıda, güneyde toplum aslında kendiliğinden entegre olmuştur.

 

Kuzey Irak Referandumu’nu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ulusların kendi kaderlerini tayin etmek evrensel bir haktır. Bu hakkın kullanılması koşullara bağlıdır. O ulusun kendini bağımsız bir devlet olarak ilan etmesinin somut imkanları olmayabilir.

Kendi yararlarına da olmayabilir. Ama kaderlerini kendileri belirlemelidir.

Biz HDP olarak bağımsızlığın yararlı olmayacağını söyledik.

Buna rağmen bu karar alınmıştır ve saygı duymak gerekir. Türkiye, İran ve Irak’ın düşmanca yaklaşımı aslında akıl tutulmasıdır.

Irak’ta doğru ilişkiler kurulmuş olsa ve anayasal haklar tanınsa idi bugün referanduma gerek kalmayacaktı.

Bir süre sonra gündemden düştüğünde durum normalleşecektir.

Aslında şu an Barzani Irak’taki taban arasında da çoğunluk sağlayabilecek durumda değil. Dolayısıyla bu referandumun ilanı, temelde kendini güçlü kılmanın bir aracı olarak da hesaplandı, Kürt ideali var tabi ama Irakta ki Goran Hareketi, İslami Kürt Hareketi oy vermiyordu; son anda ikna edildi.

Şimdi Bağımsız Kürt Devleti diye bir söylemle çıktığında Irak’taki Kürtler bu ideale oy verdiler, oy vermeyelim diyemezler.

%90 ne kadar doğru, ne kadar yanlış bilemeyiz ama orada yaşayan insanlar için ona karşı çıkma hali mümkün değildi.

Barzani’nin savaş verecek bir hali de yoktur.

Bağımsızlık ilanının temelde 2 tane şekli olur.

1-Ulusal Kurtuluş Mücadelesi verirsin. ‘Bu toprak benimdir’ dersin, ‘ben bağımsızlık mücadelesi veriyorum’ dersin; savaşırsın, kazanırsın. Burada böyle bir imkan var mı? Yok.

2- Bağlantılı olduğun tarafla anlaşırsın, boşanırsın. Yani Irak Cumhuriyeti ile anayasayada hüküm konmuş, konuşursun, pazarlık yaparsın, ayrılırsın. Olursa öyle olur. Öbür türlü böyle referandumla falan sadece bir simge olur, onun dışında hiçbir şey olmaz.

Şimdi ciddi manada Türkiye, İran, Irak ablukası sürerse ayakta kalma şansı kalmaz. Ama bunların hayatın gerçeği ile bağdaştığına inanmıyorum. Bir süre sonra normale döner diye düşünüyorum.

Onun için de yumuşak güç yani dil; diline dikkat etmek gerek. Yarın, öbür gün yüz yüze bakacak, karşı karşıya gelecek imkanı, fırsatı bırakmak gerekiyor. Ama bugün bu çok eksik.

Karşılıklı suçlamalar, kirli çamaşırları ortaya dökmekle ve tehditlerle ciddi bir yaklaşımdan uzaklaşılıyor.

***

Suriye’de bu olayların başlangıcında PYD yaptığı açıklamada olaya soğukkanlı olarak yaklaştı. Salih Müslim yaptığı açıklamada federatif bir yapı olabilir, kanton olabilir, özerk olabilir Suriye’de bulundukları bölgede tüm kültürleri temsil eden bir sistem olması gerektiğini söyledi.

Esad yönetimi de bu açıklamaya olumlu yanıt verdi. Tarafların esnek yaklaşması çok doğru.

Türkiye bundan bir ders çıkarmalı.

***

Türkiye’de bu süreç doğru yönetilmedi. Eğer doğru yönetilse idi bu durumda olmazdık.

Türkiye’nin genel yapısından soyutlayarak sorunu ele almanın doğru olmadığını düşünüyorum.

Sorunun temelinde “şovenizm siyaseti” vardır.

Ben üniversite yıllarımdan bu yana (1966-1968) siyasetle hep ilgilenmişimdir.

Sol ve Kürt siyasetinde 2 önemli dönüm noktası söyleyebilirim; Türkiye’de Marksist anlamda sol ile Kürt siyasetinin de ayrışma ve çatışma noktaları vardır.

Bunlarda bir tanesi;

1-Türkiye İşçi Partisi projesi önemliydi. Orada Türk, Kürt ve farklı etnisiteden olan emekçilerin ayrı örgütlenmeden ziyade birlikte örgütlenmesi, Türkiye’yi dönüştürmesi söz konusuydu. Daha sonra ayrışmalarla, ayrı örgütlenmelere ve ayrı hedeflere yönelinmesine dair çalışmalara yönelindi..

Bu Türkler’in de, Kürtler’in de hayrına olan bir iş değildi.

2-Sonraki buluşma çabası benim de içinde bulunduğum, Türkiye halklarının tümünü kucaklayan, Türkiye işçi sınıfının tamamını kucaklayan, ekmek davasını konu alan, Türkiye’nin toplumsal bütünleşmesini ve aynı zamanda dönüşmesini hedefleyen, dolayısıyla bu Türkiye’de yeniden, Türklerin, Kürtlerin ve diğer etnisitedeki insanların, emekçilerin birlikte örgütlenmesini sağlayan, daha yaşanabilir demokratik, daha insan haklarına saygılı bir Türkiye yaratma konusunda önemli bir örgütlenme modeli olarak ortaya çıktı HDP.

HDP’nin bu ortak örgütlenme, ortak hedefler etrafında toplanma stratejisi, egemenleri rahatsız etti.

Bu birliktelik 7 Haziran seçimlerinden sonra çok daha somut olarak ortaya çıktı. Yani halkların birlikte hareket etmesinin Türkiye’de sorunlara bir çıkış yolu olduğu görülmesi üzerine de düğmeye basıldı ve 7 Haziran seçimleri, egemenler tarafından yok sayıldı ve 1 Kasım’a giden yolların taşları döşendi.

1 Kasım sürecinde döşenen taşların bizi getirdiği nokta bugün yaşadıklarımızdır.

Bu süreçle birlikte; kentlerin yıkılması, katliamlar, kan ve gözyaşı üzerinden iktidar devşirilmeye çalışıldı.

**

 HDP ve PKK ilişkilendirilmeye çalışılıyor, bu konuda ne söyleyebilirsiniz?

HDP’deki Sosyalistlerin durumu nedir? Bir rahatsızlık hissediliyor mu?

 

Bu konuda çok net bildiklerimi söylüyorum; sonuçta ben seçim sürecinde öneri gelmesi sonucu milletvekili adayı oldum.

Gözlemlediğim ve izlediğim kadarıyla;

PKK ile HDP arasında fiili bir bağ ve ya ast, üst ilişkisi, birinin diğerini temsil ya da birinin diğerini yönetme hali söz konusu değildir. Böyle bir şey yok.

Ben birey olarak HDP üyesiyim, bunun dışında legal yada illegal olarak, hiçbir yapıyı tanımam, bilmem. Ve şiddet içeren bir yapının yanında olmadım, içerisinde hiç olmadım, olmam da bunu belirteyim.

Ama şu gerçek vardır; sonuç itibari ile HDP’nin dayandığı kitle, genel manada Türkiye Partisi olma iddiası öncesi ve sonrasında genel manada Kürt kitlesidir. Yani gövde Kürt’tür, bu kitlede HDP’ye sempati duyan, HDP’ye destek veren bu Kürt kitlenin mensuplarının bir kesimi de şu ve ya bu şekilde PKK ile bağı olduğu bilinen bir gerçektir. Bunu inkar edemeyiz.

Dolayısıyla bu bağlamda dolaylı bir ilişki halinden söz etmek mümkündür. O dayanak olan gövdenin içinde bulunan unsurlar itibarıyla.

Bu şu demek değildir; HDP kendi politikalarını oluştururken şuradan, buradan direktif alıyor ya da PKK’nın eylemlerine destek veriyor şeklindeki bir algı kesinlikle bir yanılgıdır. “HDP’nin eksikleri olmamış mıdır?” derseniz  elbette olmuştur. Yani çok net söyleyeyim; başta Selahattin Demirtaş olmak üzere yetkililerin, birçok kesimin açıkça şiddete karşı çıkmasına, hele hele Cizre’de, Silopi’de, Sur’da olanlarda özyönetimde, hendek politikasına karşı çıkmasına rağmen güçleri yetmedi.

Sonuç itibariyle böyle bir halde, bu konuda çok daha net nasıl tavır alınır bilemiyorum ama daha  net bir tavır alınmadı denilebilir mi?

Kentlere silahlar taşınırken kim taşıdı, kim göz yumdu onu biz bilmeyiz. Ama sonuç itibarıyla devletin varlığı kendisine karşı silahlı bir güç tanımaz. Dolayısıyla bu silahlı gücü yok etmek değil ama yakalayıp yargılatmak devletin görevleri arasındadır, ona bir şey söylenmez ama kentlerin kuşatılması ve o kuşatmanın aylarca sürmesi, insanların aç, susuz, sosyal hizmetsiz bırakılması ve giderek o operasyonlarda sivillerin öldürülmüş olması bir devlet için kabul edilebilir bir şey değildir. Meşrutiyeti de yoktur, yasal bir zemini de yoktur.

Bu yaklaşım Kürt sorununu daha içinden çıkılmaz bir hale getirdi ve nitekim dediğimiz gibi oldu; bu kentler ciddi manada bir enkaza dönüştü, bir yığın ölüm oldu ve maalesef Kürt sorunu çözülmüş olmadı.

Daha da derin bir krize yol açtı. Dolayısıyla bence Türkiye’de en büyük eksiklik devlet yapısında şiddet yanlısı politikaların da ötesinde, demokrasi geleneğinin hem iktidar için, hem muhalefet kesimlerin de olmamasından kaynaklanıyor..

Sosyalistler ile Kürt siyasetinden gelenler arasında siyaset bağlamlı bir tartışma olduğunu zannetmiyorum.

Bu işin teorik mutfağını büyük oranda hazırlayan sosyalist arkadaşlardır. O konuda hiç sıkıntı yok ama uygulamadan doğan sıkıntılar olabilir. O da dediğim gibi gövdenin genel yapısından olsa gerek, asıl eksiklik bence orada solcuların ve sosyalistlerin azlığıdır bana göre.

Sonuçta bu ülkede yaşıyoruz, bu ülkenin birliğini ve bütünlüğünü istemek yurtsever olan herkesin görevidir. Ama bu birlik ve bütünlükte eşit, adil, uygar, çağdaş koşullarda olması gerekir. Birinin altta, birinin üstte olduğu bir birliktelikten hayır gelmeyeceğini tarih göstermiştir.

Şimdi burada bence solun görevi eleştiri, özeleştiri mekanizmasını kesinlikle her kesimin çalıştırması gerekiyor. Bu çok önemlidir. Ama solun, sosyal demokratların görevi sadece eleştirmek olmamalıdır. HDP’yi ya da Kürt siyasetini hem sola çekmek için, sınıf eksenli bir politikaya çekmek için bir çaba sarfetmeli, hem de ona destek olmalıdır.

Onu eleştirmeli, yanlışlarını yüzüne vurmalı ama uğradığı haksızlıklara karşı da onun yanında yer almalıdır. Eksik olan bu, çok net biçimde budur…

HDP bir öcü gibi, bir zehirli varlık gibi görülmemeli. Özellikle sosyal demokratların yönetimlerinde bu böyle; birlikte görülmemek ve yanında olmamak için büyük bir çaba sarf ettikleri söz konusu. Bu durumdan  kurtulunmalıdır.

Ve bu aslında İktidar Partisi’nin gösterdiği sınırlar içinde politika yapmak demektir, başka hiçbir şey demek değildir. Yani Türkiye’de şunu çok iyi biliyoruz;  Sosyalist solun güçlü olduğu dönemlerde Sosyal Demokratlar iktidara alternatif olabilmişlerdir.

Sosyalist solun zayıf olduğu dönemlerde, hele hele sosyal demokratların kendi sağından medet umduğu dönemlerde asla bir ilerleme kaydetmemişlerdir. Bu çok önemli bir noktadır.

Bir başka unsur bence Sosyal demokrat bir partinin, ana sorunlara yani; Türkiye’de sınıf, kadın, işçi, inanç ve Kürt sorunlarına bir bakış açısı, bir programı olur. Bu programın eksik olur, fazla olur, yanlış olur, bu ayrı bir konu ama sonuç olarak ben Kürt sorununa şöyle bakıyorum;

a)”Kürt diye bir ırk yoktur, tanımıyorum” dersen o da bir sonuçtur, bir tespittir,

b) “Ben Kürtler’in hepsini yok ederim”,

c) “Ben Kürtler’in otonom yönetim ile, özerklik ile, yerel yönetimlerle bu sorunu çözerim, dillerini konuşmalarını, eğitim görmelerini kabul ederim ya da etmem. Ama yok, sadece şu var efendim biz PKK’nın yanında olmayız; olmayın zaten hiç kimse olmasın. Sorun bu değil ki. Sorun; program ve çözüm üretebiliyor musun, bu.

Adalet Yürüyüşü tabandan gelen seslerden kaynaklanarak gerçekleşmiştir. Tepenin öyle bir niyeti bile yok onu da görmüyor değiliz. Görüyoruz ve yetmiyor.

Eğer sen iktidar alternatifi olacaksan, temel sorunlar üzerine projen olacak. Yani bu eksik.

Bir de “işte ben HDP ile gözükürsem bana PKK’lı derler”; bunu aşamadığın sürece sen Kürt sorununa yaklaşamazsın. Eğer bu hendek falan meselesinde CHP, hendekçiliği eleştiren, şiddeti eleştiren ama Kürt sorununu sahiplenen bir misyonu olmuş olsaydı; inanın AKP’nin oradaki tabanını çok rahat kapabilirdi.

Adalet yürüyüşüne Ahmet Türk burada katıldı,  o da bin bir konuşmayla, diyalogla sağladık çekinceleri vardı.

Adalet Kurultayı’na çağrılmadık.

Oradan raporlar çıktı; Kürt sorununa ilişkin hiçbir şey yok. Bu olmadan sen nasıl yöneteceksin bu ülkeyi? Ciddiyeti yok, demokratikleşme, adalet dediğin kavram öyle soyut bir kavram değildir. Yani adalet kavramını alıp masaya oturtursan, onun temelde ve özde Türkiye’nin demokratikleşmesi sorunu olduğunu görürsün.

Zaten bu gidişle evvelki günde aynı lafı söyledi; Türkiye, İran, Irak anlaşırsa Mesut Barzani sorunu çözülür. Bir sosyal Demokrat Parti’nin bunu söylemeye hakkı olmamalıdır.

Oysa öyle diyeceğine şunu söylemeliydi;

1- Soğukkanlı olun

2- Barzani özellikle 1 Kasım seçimlerinde AKP için çalıştı tarikat güçleriyle o yetmedi, çok ağırlık koydu ve Kürtler’den iyi oy aldı. Barzani ile bizim bir ilişkimiz yok ama bunun ötesinde bir hakkın kullanımı söz konusuysa yanlışları vurgulanmak suretiyle o hakka sahip çıkılabilir, o hakka saygı duyulabilir.

CHP özellikle Türkiye’nin şu kritik dönemde kendi Kürt sorununa sahip çıkması ve pratik yoldan, meşrutiyet çerçevesinde çözmesi gerekir. Ve eğer bu çözüm olmuş olsaydı; Türkiye’nin Ortadoğu’da, hem Suriye’de hem Irak’ta çok büyük nüfuz alanları olurdu, ağırlığı olurdu. Ama şimdi maalesef genel politikanın bir parçası olarak oralarda da hiçbir ağırlık, hiç bir inisiyatif yok.

Barzani her zaman ABD ile müttefik olmuş, Saddam’ın düşürülmesinde aktif rol oynamış ve büyük Kürt kıyımlarına neden olmuştur.

Barzani bu çıkışı ABD’den bağımsız yapamayacağına inanarak soruyorum; Barzani bu çıkışı ABD bilgisi dahilinde yapmıştır ve bölge yeni çatışmalara sürüklenerek sınırların ve iktidarların, yani Türkiye’de Erdoğan’ın düşürülmesiyle ilgili olabilir mi?

Ortadoğu enteresan bir coğrafya, Emperyalistlerin her zaman emeli olmuştur, dinler bile bu coğrafyadan çıkmıştır. Çok enteresan bir coğrafya. Bunun temelinde yatan ise enerji kaynaklarıdır. Kimse buraya gelip Arap’ın, Kürt’ün, Türk’ün siyah göz, siyah kaşı için gelip müdahale etmiyor.

Bütün mesele Emperyalistlerin kendi iç kavgalarından, yani Dünya’nın 3. bunalım dönemini yaşadığı nettir.

Dengeler bakımından velayet ve vesayet savaşları ile giderilmesi gibi bir mekanizma ile dünyanın değişik yerlerinde verilmekte olan savaşlar yürütülüyor. Dolayısıyla Emperyalizmin bu oyunu yeniden dizayn, yeniden paylaşım kavgası sürmektedir.

Emperyalistlerin burada yaşayan kültürler ve halk önem taşımaz. Onlar bu iç kavgaları kışkırtarak kendi çıkarlarını ve sömürü şekillerini oturtma kaygısındadırlar. Bunu da yerel işbirlikçileri ile yaparlar.

Eğer Kürt coğrafyası üçe, dörde bölündüyse; bunda Emperyaller’in çıkarları vardır. Bugün eğer yeniden dizayn etme durumu ortaya çıkmışsa bilmeliyiz ki; oranın yeniden paylaşım kavgası vardır.

Peki bunu bilen mazlum ülkeler, uluslar, bu coğrafyada yaşayanlar olarak, şunu akıl edemiyor muyuz; ‘Emperyalizmin bu oyununa gelmeyelim, kendi Kürt sorunumuzu kendimiz çözelim’ diyemiyor muyuz?

Niye kavga edelim? Niye Emperyalizmin maşası olarak hareket edelim?

Dolayısıyla Barzani’nin Kürt hareketi şu Emperyalizmin güdümünde falan derken kendimizin ne olduğunu da görmemiz, tartışmamız ve ne yapmamız gerektiğini de oradan çıkarmamız gerekiyor.

Bu coğrafyada yaşayan İran, Irak, Türkiye hepsi hatta diğer Ortadoğu, İslam ülkelerinin bütünü kendi iç dinamiklerini geliştirip, demokratikleşebilseler, bu sorunları çözebilseler; bir Ortadoğu Konfederasyonu oluşturmak mümkündür.

Yani diğer ülkelere baktığımızda birleşmeye çalıştığı, ulus devletin sınırlarının yok olduğu bir ortamda yeniden cetvellerle sınır çizip, yeniden bir şey yaratmaya çalışıyoruz. Bu aslında bir paradokstur; tarihi bir paradokstur.

Avrupa Birliği birleşiyor. Artık neredeyse sınırları kalkacak, para birimleri bir olacak. Biz ise burada yeni, yeni mikro milliyetçilik ve mikro inançlar temelinde örgütlenmeler yapıyoruz.

Bu tarihin gidişinde yeni bir paradokstur. Ve özü itibariyle aslında olması gereken şey; bütün bunları aşabilecek ve ulusları demokratik ulus bilinci içerisinde etnisiteyi falan hepsini bir araya toparlayacak yeni bir strateji, yeni bir ulus anlayışı geliştirmekten geçiyor.

Bunun temeli de, kesinlikle demokratikleşmedir. Başka hiç bir yolu ve yöntemi yoktur. Zorla, baskıyla, şiddetle bu sorunları çözmenin asla çaresi yoktur. Boş yere yeniden kan, yeniden gözyaşı, yeniden düşmanlık, yeniden kutuplaşmalar, çatışmalar olur. Başka hiç bir şey olmaz.

Onun için bu gidişte herkesin, her siyasi partinin, etnik anlayışın, her inançsal anlayışın kendini aşarak asgari müştereklerde birleşip, Türkiye’de bu kötü gidişi durdurabilecek bir birlikteliği sağlaması gerekir.

Yarın çok geç olabilir.

Türkiye elden gidiyor. Devletiyle, eğitimiyle, ekonomisiyle, uluslararası ilişkileriyle, ciddi manada Türkiye büyük bir bunalımın içindedir. Yani beş-on yıl sonra yetişecek neslin Türkiye’yi nereye götüreceğini insan hayal bile etmek istemiyor. Böylesine ciddi bir sürecin yaşanmakta olduğu bir ülkede; hele hele son referandum ve Başkanlık sistemi ile aykırı şekilde egemen olması durumunda Türkiye’nin gidişinin nereye olduğunu buradan kestirmek çok mümkün değildir.

Bu bakımdan en azından hem insan yaşamını, hem özgürlükleri teminat altına alabilecek bir birlikteliği sağlamaktan başka çıkar yol yoktur. Bunun için cesaret gerekiyor. Bunun için kendini aşmak gerekiyor. Ben merkezci olmaktan kurtulmak gerekiyor. Hepimiz birlikte var isek varız, hepimiz birlikte yoksak birimizin var olmasının imkanı yoktur.

Bölmek çözüm değildir. Birlikte yaşamaya, dayanışmaya mecburuz. Mezarların bile paylaşılmadığı bir döneme getirildik. Askeri dönemde dahi bunlar yaşanmamıştı.

Bu çok kötü bir gidiş. Bu gidişi yeniden durdurmak, tersine çevirmek gerekiyor. Hem insani, hem ahlaki dayanışma duygularını ortaya koymak gerekir.

Yurt dışı politikalarında da çok ciddi bunalım var. Zaten söylüyorlar;

Sorun AKP değil, sorun Erdoğan…

Bu temelde yapacakları bir şey var mıdır? Nedir ne değildir? Bu konuda bir yığın spekülasyon yapılıyor, Ali Babacan’ın adı geçiyor. Bunlar tevatür hadiselerdir fakat ülke açısından bu işin böyle gitmeyeceği çok nettir…

Ben şuna katılmıyorum; Türkiye’deki antidemokratik uygulamalar Avrupa’nın çok da umurunda değildir. Bu anlamda dışarıya çok bel bağlamanın anlamı yoktur. Kendi çıkarları uygun mudur, değil midir ona göre bakarlar.

***

AKP’nin çözüm sürecini samimi buldunuz mu? 

Zannediyorum çözüm sürecinde her iki taraf da birbirine çok fazla güvenmediler.

Eğer çözüm süreci devam etseydi; tarafların olumsuzluklarına rağmen, onların istememelerine rağmen bir yere evrilebilirdi. Onların kontrolünden çıkarak kendiliğinden gelişebilirdi.

Toplum gerçekten bıkmıştı. Ölmekten, gözyaşı dökmekten, düşmanlaşmakdan bıkmıştı.

Kürt bölgesinde bu daha yoğun yaşanmaktaydı.

Silopi’de başsağlığına gittiğimiz bir cenazede ağlayan bir kadının;

”Biz alıştık gözyaşı dökmeye. Ben ölen askerin annesine acıyorum” demesi çok önemliydi benim için. Kendi ölen oğluna bakıp, ölen askerin annesine ağlamak çok büyük bir hümanizma. onun o değerlerini, onun o güzel duygularını korumak ve geliştirmek gerekiyor. 

Yani ölmekten ve öldürmekten ziyade onun bu insani duygularını geliştirmesi gerek.

Bu iki, üç yıl içinde ölüm olmadı, silah patlamadı, cenazeler gitmedi, gelmedi ve biz HDP olarak 7 Haziran seçimleri öncesi çok rahat bir seçim çalışması yaptık. Kocaeli’nin her yerinde dükkanları gezerken, yüzlerce  insan oy vermeyeceklerini söylüyordu ama barajı aşmanızı istiyorum diyordu.

Bu bir hoşgörüydü ve bu savaş bitsin isteğiydi.

Biz bu savaşın bitmesi ve demokratik yoldan sorunların çözümü için aday olduğumuzu, parlamentoya girersek böyle yapacağımızı söyledik. 7 Haziran seçimlerinden sonra 1 Kasım’a giderken mayınların döşendiği, hendeklerin kazıldığı zamanlarda, kamyon geliyor, önüne kanal çıkıyor ve geriye dönüyor, insanlara cevap veremez olduk.

İster sen sebep ol, ister olma fark etmiyor. Sonuçta insanlar güvenlik istiyor, huzur istiyor, kan gözyaşı olmasın istiyor; o da olmuyor yani. Hatta şimdi gençliğin gidişi o nedenle çok korkunçtur; “Kardeşim sen meclis diyordun girdiniz de ne halt ettiniz? Neyi çözdünüz? Size değer bile vermiyorlar, sizi meclise kabul etmiyorlar” diyorlar,

Bu çok korkunç bir şeydir ve Türkiye’nin geleceği adına endişe yaratıyor.

***

“Sırtımızı dağa yaslarız” gibi söylemler zarar vermedi mi HDP’ye? Toplumu germenin bir anlamı var mı? 

Tüm kurumlar için, tüm siyasi partiler için ve tüm şahıslar için söylüyorum; dil ve üslup çok önemlidir. Diyaloğu yürütmek bakımından da, oluşturmak ve devam ettirmek bakımından da, ipleri koparmak bakımından da en önemli unsur dildir.  Herkesin diline dikkat etmesi gerekir. Özellikle siyasiler konuşurken bin düşünüp, bir konuşmalıdır.

O nedenle de sırtı şuraya buraya dayamanın, dayamamanın ötesinde agresif diller, agresif sözler, kutuplaştırıcı bir dil nefret dili bu ülkenin bir arada yaşama kültürünü yok etmekten başka hiçbir şeyi çözmez. Onun için ben siyasilerin özellikle dillerine dikkat etmesini her zeminde söyledim ve her zeminde de söylemeye devam edeceğim. Bunun sorunların çözülmesi ve kavranması iş birliğinde ya da kopmada en önemli unsurlardan biri olduğunu değerlendiriyorum.

Bu bakımdan kim sivri laf ediyorsa, kim eğri laf ediyorsa o aslında, sorunların çözümü değil; çözülmemesi için bilerek ya da bilmeyerek bir çabanın içine girmiş diye düşünürüm.

*****

Erdoğan uyguladığı politikalarla aldığı oylarını elinde tutabileceğine inanıyor musunuz?

O konuda tahmin yürütmek çok kolay değil. Neden? Çünkü bizim 7 Haziran’dan 1 Kasım’a giderken; partili arkadaşlarla sohbet ederken, bir kısmı kentlerin çevrilmesi, müdahaleler, sivil ölümleri oylarımızı arttırır diye hesap yapıyordu. Ben tam tersini savundum.

Bunun birinci nedeni; korku ve yılgınlık yaratıyor, ikinci nedeni ise özellikle Türkiye cenahında bizim politika yaptığımız alanlarda insanlar endişe ediyor.

Bu gidiş buralarda bizim hedef haline gelmemize vesile olabilir, dolayısıyla da yapmayalım. Hatta bir kısmı enteresan bir şekilde AKP yalnız başına iktidar olursa bu kan durur diye hesaplar yaparak da oy verdi ama tabii tek başına iktidar oldu fakat; kan durmadı, sorunlar çözülmedi, ölümler devam etti.

Şu andaki durum biraz daha farklı. Kendi sınırları dışında ve eskiden ilişkisi olan bir yönetimle, yani Barzani ile uğraşıyor. Bu süreçte kullandığı dil (hatta kendi partisinden de eleştirenler oldu) “aç bırakacağız” falan gibi söylemler bir kırılma yaratıyor insanlarda. Ama bu kırılma bir kopmaya yol açar mı, açmaz mı? Açıkçası ben bunu öngöremiyorum.

Eğer açmış olsaydı ilk etapta orada yer alan milletvekilleri var, onların çıkıp bir şey söylemesi gerekirdi. Bir tek Ensarioğlu bir şeyler söyledi. Onun dışında pek kimsenin lafı olmadı.

Şimdi bugün bu bunalım böyle gitmez. Bir müddet böyle tepkiler konacak, sonra o onu askıya alacak, diğeri geri adım atacak sonra yeniden ilişki hali başlayacak; o ilişki başladığında da yeniden birbirlerine sarılabilirler.

 

Büyük Kürdistan gerçekleşebilir mi?

Barzani ile diğer Kürt gruplar bir arada durabileceğini sanmıyorum, böyle bir durumun gerçeklik payı nedir sizce?

Bir zamanlar Turan diye bir iddia vardı, Sovyetler dağıldı ne oldu? Türkler bir araya falan gelmedi. Kimse bir araya gelmedi.

Kim ne derse desin; bu yüz yıllık süreçlerde, Kürtler’in her bir parçası kendi kültürel boyutunda, yaşam boyutunda,  bulunduğu ülkenin coğrafyasının, yönetiminin ya da bir arada yaşadığı ırklarla bir entegrasyonuna girmiştir.

Dolayısıyla salt bir Kürt varlığını kendi varlığıyla, kendi kültürü ile bir araya getirmenin çok olanaklı olabileceğini ben şahsen zannetmiyorum.

Tüm Kürtler’in bir arada olmasının mümkün olduğunu düşünmüyorum.

O nedenle de devlet kurmaktan ziyade entegrasyon sağlanmalıdır. İşte özerlik, özyönetimin daha mantıklı, daha sağlıklı ve diyalog açısından da daha verimli bir mekanizma olabileceğini ben şahsen düşünüyorum.

Bu asla o insanların kendi kaderlerini tayin hakkının inkarı ya da ona saygı duymamak anlamında değil.

Ama coğrafyanın ve konjonktürün bence daha mantıklı bir çözüm olarak dayattığını zannediyorum; öyle düşünüyorum.

Yeter ki burada onu kavrayabilecek yönetimler olsun; bu sorun kavgasız, dövüşsüz, silahsız ve ölümsüz; barışçıl yollarla, uygun dille ve diyalogla çözüm yolları açılmış olur.

Bunun için de Türkiye’de kendisine “solum”, “sosyalistim” diyen “demokratım” diyen, “sosyal demokratım” diyen herkesin bu işe kafa yorması lazım. Bu işe hakikaten gönül vermesi lazım ve elini taşın altına koyması lazım.

Türkiye’de de bu şekilde mi çözülür?

Bence öyle olmalıdır. Hele Türkiye’de ayrılık isteyecek Kürtler eskiden daha fazlaydı. Barış Yarkadaş’ın ağzından duydum;

Barış sürecinde, HDP’nin tabanında yapılan kamuoyu yoklamasında ayrılık talep edenlerin sayısı %3-4. Birlikte yaşama iradesi aslında çok gelişkin.

Demin de bahsettik aslında metropol kentlerin tümünde Kürtler vardır; işçi sınıfının büyük çoğunluğu Kürt’tür.

Sen onu sınıf bilinciyle yetiştirip, Türkiye’yi sınıfsal temelde örgütlesen, sorunun çözümü kendiliğinden gündeme gelir.

Çünkü gerçekten eğer; tutarlı, radikal bir sol kültür, sol dayanışma gelişme olsa, bu sorunların bütünü; kadın sorunu da, Kürt sorunu da, işçi sorunu da, demokratikleşme sorunu da bir bütün olarak sepetin içerisinde çözüme konacak sorunlardır.

Türkiye için bu dayanışma çok çok önemlidir ve bu dayanışmada gerçekten sola çok büyük görev düşüyor. Kim ne derse desin; yani milliyetçilik özü itibariyle en ilkel duygulardan biridir.

Dolayısıyla milliyetçi, ulusal mücadele veren insanların sağa, sola  sapması, olayın doğasında olan bir şeydir. Ama sol siyasal kültürle temas içinde olma ya da sol siyasal örgütlerin el atmasıyla onları o dar kalıplardan çıkarıp sınıfsal gerçeğe çekmek, ona sınıfsal içerik kazandırmak mümkündür, olmalıdır.

Ama  tabii Türkiye’de yıllarca üzerinden buldozerle geçildi; eksik olan sol örgütlenmedir, sol yapıdır. Bir de madalyonun o yönünü de görmek lazım.

Solu eleştiriyoruz falan ama işte sol ne kadar var, ne kadar kaldı, ne kadar örgütlü bunu da dikkate alarak bakmak gerekir.

Erdoğan’la bir çözüm üretilebilir mi? 

Ben bu saat itibariyle bir çözüm olabileceğini düşünmüyorum. Erdoğan o bölümleri geçti, neredeyse bütün dünya ile kavgalı. Onu bırakın, AKP’deki bütün yol  arkadaşlarının bütünüyle kopuk vaziyette. Dolayısıyla da bu hale gelen bir liderin ülke sorunlarına sağlıklı çözüm üretebilmesinin çok olanaklı olduğunu düşünmüyorum.

Bir sürü şeyde bir sürü endişe var. Demin değindiğiniz uluslararası hesaplar, kitaplar, Zarrab davası, Zafer Çağlayan’a uzanan tutuklama halleri… Bütün bunlar da aslında büyük sıkıntı yaratıyor. Dolayısıyla bu ruh hali  içerisinde ülkede demokratik bir oluşumun olabilmesi mümkün değil.

Öyle bir noktaya geldi ki; bir sabah kalkıyor “Teog kalksın” diyor, öbür sabah “üniversite sınavları şöyle olsun” diyor. Sonuç itibariyle ülke yönetimleri, uzmanların incelemesi, araştırması, siyasi alanlarda tartışılması, mecliste görüşülmesi ile şekillenir.

Türkiye’de, CHP’nin kurucusu olmakla haklı olarak övündüğü Cumhuriyet devrimlerinden eser kalmadı.

Laiklik ilkesine bakın; işte yöneticilerin halini görüyorsunuz. Biri gidiyor, öbürü geliyor, bilmem ne oluyor. Halkçılık ilkesi yok, Demokrasi işlemiyor, Cumhuriyet rejiminin yarattığı bütün değerler haraç, mezat gidiyor.

Eğitim sistemi bitirilmiş, basın deseniz özgürlük yok; 160 gazeteci içeride. 100 binlerce kişi kamudan atılmış, işinden edilmiş, durmadan cezaevleri yapılıyor, yüz binlerce kişi cezaevinde, Yargı bağımsızlığı sıfır noktada, herkes geleceğinden endişeli, Ekonomi, tarım bitmiş durumda… Şimdi bütün bu yüklerin altından kalkmak çok mümkün, çok kolay değildir.

Gerçekten yeniden bir kurucu irade gerekiyor bütün bu sorunları çözmek için.

Askeriyenin içi nedir, ne değildir bilinmiyor. Polis teşkilatının yapılanması bir farklı mecrada, tam anlamıyla tüm kurumlar çökmüş durumda.

Erdoğan Türkiye’yi bir çatışma noktasına götürür mü?

Erdoğan kutuplaştırdıkca yönetmenin kolay olduğunu düşünüyor. Bunu bir yönetim sanatı gibi algılıyor. Kutuplaşma olunca en azından kendi etrafındaki herkes kendi etrafını örgütleyebiliyor, ayakta tutabiliyor ve bu tip oyunlara da çok rahat muhalefet düşebiliyor; bunu aşmak gerekir.

Türkiye’de seçim güvenliği olmadığı referandumla ortaya çıktı. YSK’nın aldığı bir kararla seçim sonuçlarının ne hale geldiğini gördük. Bundan sonra ki seçimde güven olacağını kim garanti edebilir? Ne yapacağını kestirmek güç ama doğru şeyler olmayacaktır.

Kim ne derse desin bu ülkede seçim güvenliği hiç bu kadar ayağa düşmemiştir. Yer yer ufak tefek sandık sonuçlarında falan olurdu ama böyle topyekün hele hele YSK’nın müdahil olduğu bir seçim şaibesi bu ülkede hiç yaşanmamıştır.

Dolayısıyla da, sandığa güvenle bakma olanağı ortadan kalkmış oluyor.

Türkiye’de bir iç savaş yaşanır mı?

Ben ihtimal vermiyorum. Halkın sağduyusuna güveniyorum. O yüzden bir iç savaş yaşanacağına inanmıyorum.

Yalnız şu sorun vardır; bu memlekette fay hattı o kadar çok ki, Türk-Kürt, Alevi-Sünni, Laik-Antilaik, İslami cemaatlerin kendi aralarında bile fay hatları vardır ve bunları çoğaltmak da mümkündür.

Fakat bu toplum yıllarca her şeye rağmen bir arada yaşamayı başarmış bir toplumdur. Dikkat edin çok anormal tırmandırmalar dışında toplumun birbiriyle çok fazla bir dalaşması olmuyor.

Toplumun bıçak sırtı gibi birbirine karşı gelip, kopma noktasının yaşandığı; “ya herru ya merru” dediği bir halin bu konjonktürde çok fazla olabileceğini düşünmüyorum. Düşünmek de istemiyorum işin açıkçası.

Ancak  öyle bir nokta gelir ki; hani bütün mücadelelere rağmen artık yaşam hakkının dahi tehdit altına girdiği bir durumda direnme hakkı dediğimiz hakkı savunmak adına insanlar belki bir şey yaparsa yapar.

Erdoğan Önümüzdeki seçimlerde büyük bir yenilgi alacağı öngörülüyor…

Yenilgiye uğrayacağı ilk seçimde iktidarı elinde tutamayacağını anladığında, ülkeyi bir savaşın içine Radikal İslamcı gruplar SADAT ve Milis güçlerle bir kaos yaratabilir mi?

Gazete köşelerinde bile yazılıyor; kaybetme riski olduğunda dışarıya bir savaş ya da ülke içinde bir kargaşa, bir stratejinin parçası olarak düşünülüyor olabilir.

Ama bu geri tepen bir silahtır aynı zamanda. Çünkü ipler her zaman bir kişinin elinde olmuyor. Öyle istediğin gibi kontrol sağlanmıyor.

Dolayısıyla  şöyle bir şey dilerim; umarım tevessül edilmiş olmasın, onun yolu da, bunun riskini görmek gerekiyor ama o riski önlemenin yolu yine muhalefetin, birleşik, bir arada ve asgari bir programla hareket etmesinden geçiyor.

Şimdi herkes bir aday arıyor. Bence şu anda en önemli şey; bu referandum sonuçlarının meşrutiyetinin tartışılmasıdır. Meşru olmayan bir referandum yaşadık ve bu referandumla Türkiye’nin yüzyıllık hatta 200 yıllık demokrasi geleneği altüst olmuştur.

Bu kadar tepkisiz, bu kadar sancısız olamaz; olmamalı. Mümkün değil. Böyle bir şey olabilir mi?

Parlamenter sistem aksar, kör/topal neyse ama onu kaldırıyorsunuz yerine otoriter bir yapılaşmayı getiriyorsunuz. Başkanlık sistemini bu ülkede kim olursa olsun, sorun yaratmaması mümkün değildir.

Görülebildiği kadarıyla AKP’nin içerisinde bile bu sisteme karşı olan bir yığın insan var.

Ama bütün mesele o iradelerinin açığa çıkmasını sağlamak. Bir türlü o olmuyor, çıkmıyor. Hepsi tehdit altında, her an Fetö suçlamasıyla içeri alınabilir; malına mülküne el konur korkusuyla sessiz kalıyorlar.

Kürtler kendilerini, Işid teröristlerini Ortadoğu’ya  getiren, lojistik destek sağlayan ve onları katleden ABD ile nasıl bir ilişki kuruyor ve güveniyorlar?

Kürtlerin, daha doğrusu tüm güçlerin; solcuların, sosyalistlerin kendilerinden başka kimseye güvenmemesi gerekir.

Eğer Kürtler bir başka ülkeye güvenerek iş yapıyorlarsa , bu arada şunu söylemek lazım; taktik olarak kritik dönemlerdeki çelişkilerden yararlanmak da bir yöntemdir ama stratejik bir işbirliği, bir alet olma, araç olma hali söz konusu is;, bunun hiçbir örgüte, hiçbir yapıya, hiçbir devlete yarar getireceğini sanmıyorum.

Dolayısıyla taktik yararlanmalar ötesinde, işbirliği çok kabul edilebilir, makul bir şey değildir. Mesela somut olarak şunu örnekleyebiliriz; Salih Müslim. Bence kafası çalışıyor ve hem stratejik, hem taktik öngörüye sahip.

Dikkat edersek Barzani olayından hemen sonra açıklama yaptı; ‘Suriye hudutları içerisinde sorunu çözmek istiyoruz’ dedi. Oysa iddialardan birisi neydi?

Amerika onlara silah veriyor, Amerika onları Esad’a karşı kullanacak dendi ama Salih Müslim bu manevra ile bunu çürüttü ve politik bir hamle yapmış oldu.

Esad da buna karşı hemen ‘Işid’i çözdükten sonra Kürtler’le oturup özerklik meselesini konuşabiliriz’ dedi.

Dolayısıyla bu birlikteliklere öyle bakmak lazım. Yani sonuç itibarıyla diğer yüzü güçler mücadelesidir, ilişkiler çelişkiler bağlamında meseleyi sağlıklı oturtabilme, meseleyi kendi inisiyatifin, iraden doğrultusunda götürebilmeyi becerebiliyorsan önemli olan o dur.

 

HDP’li Belediye Başkanlarının alınması ve  kayyım atanmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Burada söylenecek şey; böyle rezalet olmaz… Başka bir şey söylenemez.

Şimdi bakın! Kadir Topbaş; kendisi istifa etti, İstanbul’a neden kayyım atanmadı?

O içeriye almaların, soruşturmaların tümü yapaydır bir defa ama ya hiç olmazsa biraz ben nesnel kurallarla hareket ediyorum kardeşim. Ben hukukun böyle dediği için böyle yapıyorum diyorsan topla Belediye meclisini, oradan birisini Belediye Başkanı seçtir.

O da yok. Onları da alıyorsun; yukarıdan atıyorsun kayyımı. O kayyım orayı bilmez, yönetmeyi bilmez. İşte görüyoruz 8-10 ay oldu haklarında bir sürü soruşturmalar var.

Bir yandan halkın iradesi diyeceksin, öbür yandan o iradeyi ortadan kaldıracak eylemler içine gireceksin.Bbu inandırıcı olmuyor ve aynı zamanda güven sarsılıyor. Yani şimdi oradaki irade, üstelik senin döneminde, senin iktidarda olduğun bir ortama seçim yapmış ve birisini Belediye Başkanı olarak seçmiştir.

Sen o iradeyi yok sayarsan; o başka bir algıya girer. Demek ki bu iş seçim falan işi değil, bu iş başka bir şey. Böylece de bir anlamda çatışmanın, sertleşmenin temelini oluşturursun.

Dolayısıyla en büyük hatalardan, en büyük yanlışlardan bir tanesidir. Asla olmaması gereken bir şeydir.

Şimdi ben çok iyi biliyorum kaymakamlık da yaptığım için, o dönemde bile  merkezi otoritenin Türkiye’de çok yaygın ve gelişkin olduğu dolayısıyla, yerel yönetimlerin hem geliştirilmesi hem vesayet alanlarının daraltılması özerk bir hale getirilmesinin Türkiye’ye nefes aldıracak formüllerden bir tanesi olduğunu o zaman dahi biz tartışıyorduk. Ve raporlar falan var.

O günden bu yana bırakın yerelleşmeyi, giderek daha da merkezileşti. İmar planlarından tutun da, bilmem falanca Belediye’ye kim atanacağına kadar İçişleri Bakanlığı’nın kontrolü altında.

 

Son olarak zamanda kalmadığı için kısaca, HDP’nin bugünkü durumu nedir? PKK’nın gölgesinde imajını yıkabildi mi?

HDP sağlıklı bir şekilde, PKK’nın gölgesinde imajını yıkabilseydi; Türk solunun katılması sağlanabilirdi. Oluşan güven ortamının yıkılması buna çok zarar verdi.

HDP’nin PKK’nın gölgesinde olduğu iddiası, yukarıda söylediğim gibi anti propaganda dan oluşan bir senaryodur.

Bütün baskılara ve uğradığı haksızlıklara rağmenTürkiye’de demokrasi, insan hakları ve özgürlükler mücadelesinde önemli işler görebilecek ve halkın sempatisini kazanacak bir siyasi partidir.

 

*******

Bu konuyu daha geniş ele almak gerektiğini ve çözüm üretme noktasında ciddi bir çalışma yapılmalı diye düşünüyorum ve aslında toplumsal barışın birbirimizi anlamaktan ve değerlerimize saygılı olmaktan geçtiğine inanıyorum.

Çağdaş, demokratik bir ülke olmanın yollarından birinin de geçmişin kavgalarını bugüne taşıyarak, yeni kavgalar yaratmak yerine; bugünü konuşarak, bugün barış için, kardeşlik için, uygarlık için, insanlarımızın doğru ve iyi bir hayat yaşayabilmesi için yapabileceklerimizle yarını kurgulamak gerekiyor diye düşünüyorum.

Bu sorunların tespiti, tanımlanması, çözümü ve yaşadığımız koşulların değerlendirmesi olan sohbet içinde Ali Haydar Konca’ya teşekkür ediyorum.

Hoşçakal yarın…

Comments

comments

Bir Cevap Yazın

Top