Konumunuz
Ana Sayfa > Köşe Yazarları > Bülent Karagöz > Bizim milli cumhuriyetçi duygularımızı, cumhuriyet sevdamızı çaldılar önce yavaş, yavaş….

Bizim milli cumhuriyetçi duygularımızı, cumhuriyet sevdamızı çaldılar önce yavaş, yavaş….



 

 

 



 

 

Eskiden 23 Nisan Ulusal Egemenlik Çocuk bayramımız vardı diye başlayacağız söze.

Dünyanın her yerinden gelen çocuklarla güle oynaya kutladığımız Cumhuriyet’in ilanı, çağdaş modern bir ülke olmamızın simgesi, çocukların küçük yaşta gelin değil eğitim alması gerektiğini anlatan bayramı kız ve erkek çocuklarımızla sevinçle heyecanla kutlardık.

Anadolu’nun her yerinde o yoksul köy çocuklarıyla ve onlara bakın önünüzde sizi bekleyen cennet gibi bir Türkiye sizin ellerinizde şekillenecek dediğimiz günleri hatırlayacağız iç çekerek.

 

Eskiden 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramlarını kutlardık diyeceğiz.

Mustafa Kemal’in işgalci emperyalistlere karşı başlattığı mücadelenin başlangıcıydı, Vahdettin tarafından işgalcilere satılan onurumuzu ve namusumuzu kurtarmak için Samsun’a çıktı büyük komutan Mustafa Kemal ve coşkuyla kutlardık diyeceğiz ve gözlerimizi ufka dikeceğiz utançla.

Yine üzgün, üzgün 29 Ekim Bayramımız vardı bizim diyeceğiz.

Başımızı yere eğeceğiz Atamızın çağdaş medeni ülkeler seviyesine yürüyebileceğimiz en güzel yönetim şeklini, halkın hiç bir talebi yokken, yarın ”Cumhuriyeti ilan edeceğiz” efendiler diyerek ülkeye hediye etmesinin ardından ona sahip çıkmamanın verdiği burukluk ve utançla başımızı yerden kaldıramayacağız.

Çünkü bugün sesimizi çıkarmadan seyrettiğimiz bu gidişat azgın gericiliğin her geçen gün daha bir şevkle artan saldırılarını göğüslemediğimiz için, tarih karşısında suçlu olacağız.

Gözlerimizin önünde bağıra, bağıra vatan elden gidiyor. Cumhuriyet elden gidiyor. Bağımsızlık elden çoktan gitmiş. Çocuklarımızı çok karanlık günler bekliyor.

23 Nisanla özgürleşen çocuklar, 19 Mayısla başlayan özgürlük türküleri, 29 Ekimle özgürlüğünü kazanmış bir ülke bugün yeniden yobazlar tarafından dört bir yandan işgal ediliyor.

Ülkemiz, Cumhuriyet ve çocuklar bağnaz karanlık kirli bir el tarafından boğazlanıyor.

Yada şöyle mi desek;

Ülkenin üzerine çöreklenmiş emperyalizmin kara ve iğrenç yılanı dişlerini geçirmiş ülkemin can damarlarına, zehrini yavaş yavaş akıtırken, bir yandan da belini kırmak için sıktıkça sıkıyor.

Anadolu’nun  ücra köylerinde geçen çocukluğumu hatırlıyorum da her pazartesi ve cuma günleri yaptığımız bayrak törenleri, her sabah okuduğumuz andımız, her 23 Nisan da, her 19 Mayıs ta, her 29 Ekim de ve 10 Kasım da o günün duygusunu yaşayarak kara lastiklerle ve yamalı önlüklerimizle kutlardık.

İstiklal marşımızı okurduk çiçek yanığı seslerimizle, Şiirler okurduk, 23 Nisan da gülerdik, 10 Kasım da ağlardık ama bu duyguları gerçekten ruhumuzda hissederdik.

Ve kendi okulumuzda ki törenimiz bitince komşu köy okullarıyla buluşmak ve beraber kutlamak için özellikle 23 Nisan da sevinçle yürürdük, ellerimizde her bayram kullandığımız bayraklar.

Buluştuğumuz yer tüm köylere yakın çayırlık bir alandı ve dağ başını duman almış diyerek girerdi her köyün öğrencileri, tıpkı bir miting alanına girer gibi…

Burada oyunlar oynar, diğer köy çocuklarıyla kaynaşırdık, kim güzel şiir okursa, kim çuval yarışını kazanırsa, kim ağzındaki kaşıkta taşıdığı yumurtayla birinci olursa o günün kahramanları olurdu.

Gerçek bir bayram yaşardık özüne uygun, ruhuna uygun, Cumhuriyetin yetiştirdiği yurtsever öğretmenlerimizle…

Tabi 10 Kasım böyle olmazdı, ne kadar sevinçli isek 23 Nisan da, bir o kadar üzgün olurduk Atamızın öldüğü gün ve yarıya inen bayrakla beraber bizde bir hazan yaşardık, gülmezdik hiç, gülemezdik ve ayıptı çünkü matem günümüzdü…

Bize önem verildiğini, bizim birer vatandaş olduğumuzu, ilerlemenin ancak bilimle ve okumakla olacağını anlatırdı öğretmen olan Babam.

Hepimizin birinci görevinin bu kadar fedakârlıkla, savaşarak kazandığımız Anadolu topraklarını korumak ve kurduğumuz Cumhuriyeti yüceltmek olduğunu söylerdi hep.

Geri kalmış, parçalanmış ve emperyalizmin işbirlikçileri tarafından satılmış bir ülkenin destansı var oluşunu anlatırdı ve bizde onunla beraber yaşardık aynı duyguları.

Mustafa Kemal o mavi gözlü sarı saçlı dev, o kocaman adam, diz çöktürmüştü tüm dünyayı Anadolu halkının önünde. Muzaffer birer Mustafa Kemal olurduk kendi aramızda kurduğumuz oyunlarda.

Tüm Cumhuriyet değerlerimizi unuttura, unuttura ve çalarak getirdiler bizi bugünlere.

Ve biz seyretmek zorunda kaldık, o gün uyaranlar oldu öldüler, yıllardır bizler uyarıyoruz ve belki bizlerde çok yakında öleceğiz…

Bizim milli cumhuriyet duygularımızı, cumhuriyet sevdamızı çaldılar planlı ve sistematik olarak yavaş, yavaş….

Önce köylerden çektiler öğretmenleri merkezi eğitim sistemi diyerek, köylerdeki medeniyet ışığı olan köy öğretmenlerini yok ettiler ve köylüyü imamla baş başa bıraktılar.

Yobaz imamlar atadılar köylere, hemde Cumhuriyet ve Atatürk düşmanı olan.

Sonra merkezi eğitim veren okullara atadılar imam öğretmenleri, yetiştirdikleri yobaz eğitmenleri. Cumhuriyetin aydınlık yüzlü eğitimcileri azalırken gün be gün gericiler çoğaldıkça çoğaldı.

Vahdettin hazretleri büyük adamdı ama Atatürk din düşmanı ve halife efendimize başkaldıran adamdı. Yani haindi. Atatürk’ün kurduğu devletin imamlığını yapan ve ondan maaş alan bu İngiliz artıkları yıllarca böyle propaganda yaptı.

Bir güç vardı gericiliği çoğaltan bilerek yaygınlaştıran, özendiren 12 Eylülün kahpe faturasıydı bu bize kesilen.

Ve önce kutlamış olmak için göstermelik kutlamaya başladılar milli bayramları özünden uzaklaştırarak, değersizleştirerek.

Çocukların beynini yıkayan eğitmenler ile soğuttular Cumhuriyetten çocukları ve ağır bir yük olarak gördükleri Mustafa Kemal’in önünde durdukları saygı duruşundan, onun önünde hazır ola geçmekten de kurtulmaları gerekiyordu bir an önce ve adım, adım bunu gerçekleştirdiler.

Yıkmalı idiler Mustafa Kemal’in kurduğu Cumhuriyeti. Görevleri buydu….

12 Eylül, emperyalizmin uşakları tarafından bu ülkede gericiliğin hakim olması için, ülkeyi bölerek ve parçalayarak üleşmeye açmak için yapılmış bir darbedir.

Anadolunun bağımsızlığını, cumhuriyetini, emperyalist sömürüye başkaldırışını ve rönesansını yok etmek için, gerici işbirlikçileri ile ülkeyi ortaçağ karanlığında kaybetmek için kurulan bu düzen, savaş alanlarında kaybettiklerini, alçakça yöntemlerle yeniden kazanma çabalarıdır.

Sırf bunu gerçekleştirmek için, uluslar arası küresel gücün isteğiyle, halkın zaafı olan dini duygularını kullanan ve çeşitli  senaryolar uyduran sahte dinci liberal bir parti kurdular.

Bir yandan efendilerine hizmet ederken zenginleşecekler ve Vahdettin’in yarım kalan işini tamamlayacaklardı. Bunu yaparken de ülke bir kargaşanın, bir kavganın ve bölünmenin içine çekilecekti.

Ve zamanla askeri okulları sonra orduyu ele geçirdiler, kolluk güçlerini, öğretmenleri, siyasetçileri, öğretim görevlilerini aklınıza gelen her kurumu yönetenleri kendi ihanetlerinin içine çektiler.

Ve bu gün son darbeleri vuruyorlar. İngiliz uşağı Vahdettin’in torunları zenginleştikçe zenginleştiler ve yeni hanedana yeterdi sarayları ve ele geçirdikleri üretim araçları.

Gerisi kimin olursa olsun ne fark eder? Vahdettin’de öyle dememiş miydi? İngilizlere teslim etmemiş miydi?

Kaybolan milli cumhuriyetçi duyguları iyice körleştirilmiş halkı, sahte din masallarıyla uyutan yobazlar işbaşında.

Ondandır ki, Kadri Mısırlıoğlu gibi bir haine hocam diyor sözüm ona devlet büyükleri.

Oysa ne kadar acıdır Atatürk’e, Cumhuriyete küfürler eden bir akıl hastası, devleti yönetenlerin saygısına mazhar olması.

Neden?

Çünkü aynı zihniyetin türevleri… Vahdettin’in çocukları….

Kurtuluş savaşında işgalci Yunan ordusu için ‘onlar halife efendimizin ordusudur’ ve ona karşı koyan herkes dinden çıkar, kâfirdir diyen, Anadolu’da Kurtuluş mücadelesi veren yiğit yurtseverleri vatan haini ilan eden, İngiliz uşağı İskilipli Atıf Hoca’nın adını veriyorlar yaptıkları devlet kurumlarına.

Yani vatan hainleri, vatan haini dedelerini kutsuyor.

Mustafa Kemal ”Vahdettin Türkiye halkının onurunu namusunu satan adamdır” dediği halde, bugün inadına Vahdettin’i kutsayanlar, ondan farklı bir şey yapmayacaktır.

Yani yine aynı ihanet içinde olacaklardır ve öyleler.

Şimdi yine bu emperyalizmin ve uşaklarının ağır saldırılarına karşı aydınlığın, bilimin, insanlığın, çağdaşlığın galip gelmesi için bir kez daha düşünmeliyiz.

Başlangıçta bahsettiğimiz pişmanlıkları yaşamamak için, çocuklarımızdan utanmamak için ve gözü açık ve pişmanlıklarla ölmemek için, her şeyi bir kenara bırakıp, memleketim illede memleketim ve Cumhuriyetim demeliyiz…

Ülkedeki muhalif her siyasi kurum, her siyasi insan, her yurtsever, her cumhuriyetçi, her aydın Cumhuriyete sahip çıkmak ve onu savunmak zorundadır.

Uyutulan ve kandırılan bu ülke halkı yeniden ruhunu kazanması için silkelenmeli, yeniden kuvvayi milliye diriltilmelidir.

Bugün Milli eğitim bir rastlantı sonucu değiştirmiyor müfredatı, rastlantı olarak kaldırmıyor resmi bayramları kutlamayı, planlı bir şekilde emir alıyorlar ve uyguluyorlar, şimdi teog kaldırılsın diye bir gecede harekete geçiyorlar ya işte öyle, her şey bir plan dahilinde ilerliyor.

Vatanı satanlar insanlarımızdaki ruhu çalıyor ki dirilmesin bir daha o Kuvayi milliye ruhu.

Vatanı satanlar insanlarımızı ve çocuklarımızı, Arapların kirli gericiliği ile yoğuruyorlar ki ihanetlerinin hesabı sorulmasın diye..

Hedef belli ve onlara göre kutlu sona yaklaşıldı…

Kurtuluş yine yeniden Kuvayi milliye dedir, yani o ruhu esas taşıması ve yaşatması gereken CHP’dedir…

Hoşçakal yarın….. 

 

 

 

 

Comments

comments

Bir Cevap Yazın

Top
Close